The Final Station İnceleme

Bir makinistten süper kahraman çıkaran The Final Station’u sizler için inceledik.

Bilmiyorum izlediniz mi ama The Final Station’nın konusunu okuyunca aklıma Kar Küreyici filmi geldi. Dram-bilim kurgu türündeki filmde post-apokaliptik bir dünyada Kar Küreyici adlı bir trenin sürekli aynı güzergahta gidip gelirken trenin yoksul, alt tabaka sakinlerinin elit sakinlerine karşı giriştikleri mücadeleyi izlettirmişti bize. The Final Station’da da karşımıza buna benzer bir dünya ve senaryo ile çıkıyor. Yapımcılığını bağımsız stüdyo tinyBuild’in üstlendiği iki boyutlu oyun, aksiyon-macera türünün bir üyesi. tinyBuild’e aslında birçoğumuz yabancı değil. Kendilerini gerçekten başarılı bir yapım olan Punch Clup’tan tanıyoruz. Bu da The Final Station’dan beklentilerimi arttıran bir başka neden oldu. Bakalım The Final Station, Punch Clup’ın başarısını yakalayabilmiş mi?

Hadi Başlayalım

Oyunun başlangıç ekranı gayet basit ve sade olarak tasarlanmış. Fakat bunu oyun için bir eksi değil. Aksine piksel piksel grafiklere sahip bir oyuna çok yakışan bir tasarım olmuş. Aksine oyunculara nostalji yaşatacağını da eminim. Bana atarinin piyasanın tek hakimi olduğu dönemleri hatırlattı. Oyunun seçenekleri de öyle çetrefilli tasarlanmamış. Zaten uğraşabileceğimiz çok fazla ayar da yok. Ayarlar kısmından çözünürlük ayarlarını, dil seçeneğini –hemen belirtelim oyunun maalesef Türkçe dil desteği bulunmuyor- ve ses seviyesini belirleyebiliyoruz. Oyun tuş ayarlarını bize bırakmamış. Oyunu başlattığınızda ESC tuşuna basıp oyunu durduğunuzda tuş ayarlarını görebiliyoruz.

Peki ya hikaye

the-final-station-1

Piksel oyunlardan beklenen haliyle müthiş grafikler değildir, birçoğumuz anlattıkları hikaye için oynarız. Oyunun tanıtımlarını okuyunca içimden ‘’çok sağlam bir hikaye’’ diye geçirdim dersem yalan olur. Çünkü daha önce hiç görmediğimiz bir hikaye değil. Fakat yine de oyuna önyargılı yaklaşmamak lazım diyerek başladık oynamaya. Konusunu bir kıyamet senaryosu olarak nitelendirebileceğimiz oyunda her gün aynı rutini yaşayan sıradan bir makinisti oynuyoruz. Dediğim gibi sıradan bir hayat yaşıyoruz fakat yine işbaşı yaptığımız bir günde her şey alt üst olmaya başlıyor. İnsanların bazı tuhaflıklardan bahsettiklerine şahit oluyoruz. Haberler de hiç iç açıcı değil. Ters giden bir şeyler oluyor dünyada. “Second visitation” denen bir kıyameti yaşadığımızın farkına varıyoruz bir zaman sonra. İşte o andan sonra sıradan bir makinistin ötesine geçip adeta SuperMakinist oluveriyoruz :) Ve zombilere karşı hem kendimizi hem de trendeki misafirlerimizi canla başla koruyoruz. Daha fazla ayrıntıya girerek sizlere spoiler vermemek için hikayeyi bu şekilde özetlemek ile yetineceğim.

Gelelim özetlediğimiz hikaye hakkındaki değerlendirmelerimize.. Ne yazık ki beni hayal kırıklığına uğrattı oyunun senaryosu. Güzel bir fikirle yola çıkılmış ama maalesef her şeyiyle tamamlanmış bir senaryo izlenimi vermiyor. Giriş çok kısa, gelişme ve sonuç bir anda olup bitiveriyor. Mesela kim olduğumuz konusunda oyunun bizi daha fazla bilgilendirmesini isterdim. Açıkçası bu eksiklikten dolayı karakterle tam bütünleşemiyorsunuz. Bunun yanında neler olup bittiğini oyunculara anlatan dokümanlar da çok kısıtlı. Tüm oyun boyunca bulduğumuz dokümanların büyük çoğunluğu senaryoya ışık tutmaktan ziyade insanların anılarından, notlarından ve birbirleriyle mesajlaşmalarından ibaret.

Yeri gelmişken çevredeki insanlardan da bahsedelim. İnsanların bu felaket etkilendiklerini ancak konuşmalarından anlıyoruz. Tamam oyun üst düzey grafiklere sahip değil ama yahu kardeşim panik içerisindeki adam put gibi olduğu yerde durur mu? En azından bir sağa bir sola gidiversin ki anlayalım adamın halinden. Bunu da geçtim en azından korkudan titrediğini görelim. Anlayacağınız insanların -olmayan- hal ve hareketleri sizi oyunun atmosferine sokmayı bir kenara bırakın, uzaklaştırıyor. Yine de çok acımasız davranmayalım. Berbat bir senaryoya sahip değil oyun sadece beklentileri karşılayacak nitelikte değil.

the-final-station-2

Oynanıştan ne haber?

Oyunun oynanışı temel olarak tren içi ve şehir olarak ikiye ayrılıyor. Vardığımız duraklarda trenimizden inerek hem kendimiz için hem de trenimizdeki hayata tutunmaya çalışan insanlar için kaynak bulmaya çalışıyoruz. bulduğumuz nesneler kaşıktan, ilkyardım paketlerinden, cephaneden paraya kadar çeşitlilik gösteriyor. Bulduğumuz kaşık, cam parçası gibi bazı nesneler yeni teçhizatlar oluşturmak (craft) için gerekli. Evet oyunda crafting sistemi de var ama gayet basit. Ayrıntısını oynanışın tren kısmında anlatacağım. Bulduğumuz paraları ise büyük istasyonlarda yiyecek ve can paketi (medkit) almak için kullanabiliyoruz. Tabi bunca şeyi elimizi kolumuzu sallayarak bulmuyoruz. Karşımıza çıkan zombilerle mücadele ediyoruz.

Peki nasıllar, ne yapar ne ederler bu zombi arkadaşlar? Öncellikle bu arkadaşlara oyun bir isim koymamış (Bkz The Walking Dead). Ha işte alın size senaryonun bir eksiği daha. Neyse ilk karşımıza çıkan zombi kardeşimizin bir numarası yok. Sadece fazla yaklaşamayın bu kardeşlerimize, yoksa pençeleriyle canınızı ciddi ciddi yakıyorlar. Bunlara mermi sıkmaya da değmez. Yeterli alanınız varsa vur-kaçlarla alt edebilirsiniz. Bir de bu arkadaşın zırhlı versiyonu var. Bunlar da muhtemelen zombileşen askerler ve polisler. Bunların tek numarası zırhlı olmaları. Yapmanız gereken ya çevreden bulduğunuz sandalyedir, klozettir fırlatmanız ya da kallavi bir yumrukla başındaki kaskını çıkartıp kafasına tek kurşun sıkmanız. Oyunun ilerleyen kısımlarında bunun dev versiyonuyla karşılaşıyoruz. Yöntem aynı sadece bu arkadaşı biraz daha fala pataklamanız gerekecek. Tabi pençeleri de daha çok can yakacak. Son olarak bu arkadaşın bir de patlayan versiyonu var. Sizi fark ettiğinde koşarak gelip kendi patlatarak canınızdan çok şeyler götürüyor. Fakat bu özelliğini avantaja çevirebilirsiniz. Uzaktan bir kurşunla arkadaşın alev almasını sağlayıp kalabalık zombi sürüsü içinde patlatabilirsiniz. Böylece bir taşla kuş katliamı yapabilirsiniz. Eveet gelelim bücür zombilere. Bana göre oyundaki en can sıkan ve zorlayan zombiler bu arkadaşlar. Bücür olduklarından diğerlerine göre çok daha hızlı hareket ediyorlar ve zıpırlar ısırıyorlar. Haliyle paniklemenize sebep oluyor. Panikleyince hata yapıyorsunuz. Hata yapınca da aynı kayıt noktasını (checkpoint) defalarca tekrar ediyorsunuz. Bu arkadaşların üzere ya şarjör boşaltacaksınız ya da yine çevreden bulduğunuz herhangi bir şeyi fırlatacaksınız.

the-final-station-3

Fakat bu zombilerle mücadele de bir zaman sonra sıkıcı hale geliyor. Çünkü artık mücadelenin kendini tekrar ettiğini görüyoruz. Usulca kapıyı aç, merdivenden in karşılaştığın zombiye aynı taktikle saldır. Sadece birkaç yerde zombilerle mücadele etmeme seçeneği sunulmuş. Çoğu zaman ise zombilere dalmanız zorunlu çünkü devam etmeniz için gerekli kod veya nesnelere ancak bu zombileri yok ederek ulaşabiliyorsunuz. Ha bir de açtığınız bir kapıda aniden karşınıza çıkabiliyorlar. Bir keresinde bunun beni zıplatacak kadar korkuttuğunu da itiraf edeyim :) Şehirde işimizi tamamladıktan sonra bulduğumuz kodla trenimize geri dönüyoruz. Kodu girerek treni bir başka istasyona sürüyoruz. Bu oyunun son bölümüne dek böyle devam ediyor. Yanılmıyorsam bir ya da iki istasyonda kodu gireceğimiz sistemi çalıştırmak için batarya bulmamız gerekiyor. O kadar!

Her neyse peki trende ne yapıyoruz?

Trendeki sorumluluğumuz şehirde bulduğumuz ve bizle gelmeye ikna ettiğimiz vatandaşları sağ salim güvende olacakları durağa ulaştırabilmek. Bunun için bu insanların açlık ve sağlık durumlarını sürekli kontrol etmeniz gerekiyor. Acıktıklarında yemek veriyorsunuz, sağlık barları bitmeye yakın topladığınız veya craft ettiğiniz medkit’lerle tedavi ediyorsunuz. Craft sistemini ayrıntısına gelirsek aslında öyle kayda değer bir ayrıntı yok. Trenin lokomotif kısmından craft kısmına geliyorsunuz. Maksimum elinizdeki nesnelerin sayısı kadar olmak üzere istediğiniz kadar craft butonuna tıklamanız yeterli. Ne kadar basarsanız o kadar craft’lamış oluyorsunuz.

Bunların yanında tren mekanizmasının da doğru işlediğine emin olmanız lazım Aksi takdirde vagonlardaki basınç değişiminden insanların ölümünü izleyebilirsiniz. Bu kontrolü de arıza yapan aletin yanına gelip her birinin kendine özgü olan küçük bulmacalarını çözerek sağlıyorsunuz. Menzile ulaştığınızda trenin sesini duyuyorsunuz ve lokomotife geçip kolu çekerek treni durduğunuzda yine şehir faslı başlıyor. Hasılı tekrar eden oynanış bir zaman sonra sıkıcı hale gelebiliyor. Anlayacağınız oyunun oynanış mekaniği de bana göre beklentileri karşılamaktan çok uzak.

the-final-station-4

Ses, Müzik, Atmosfer

İşte oyunun en iyi yönü burası. Yapımcıların mekan tasarımları, müzikler ve ses efektleri ile oluşturdukları atmosfer, senaryo ve oynanıştaki eksilerini benim gözümde azaltan yegane unsur. Piksel piksel grafiklere rağmen gayet başarılı mekan tasarımları oyunda size kıyameti yaşadığınızı hatırlatıyor. Ses efektleri ise muazzam. Hiç eğreti gelmiyor kulağa. Müzikler oyunda baştan sona yer almıyorlar ama duyduğunuzda size yeri geldiğinde çaresizliği, yere geldiğinde umudu hissettiriyor. Oyunun sountrack’lerini hazırlayanlar muhteşem bir iş başarmışlar.

Evet sözün özüne gelip incelememizi sonlandıralım. The Final Station tam bitmemiş hissi veren senaryosuna ve bir zaman sonra kendini tekrar eden oynanışına rağmen mekan tasarımları, ses efektleri ve CD’si çıksa aldırtacak müzikleriyle muhteşem bir atmosfer oluşturmayı başarmış. Türünü sevenler için yaklaşık 8 saat gibi çapına göre iyi bir oyalama süresi sunan oyun sınıfı geçmeyi başarıyor.

 

Bu yazıyı paylaş :

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Subscribe  
Bildir