Divinity Original Sin 2 PC İnceleme

Divinity Original Sin 2 PC İnceleme

Bu kadar vakit ne mi yaptım?

Cidden ben de bilmiyorum ve bu inceleme bu kadar geciktiği için üzüntü içerisindeyim.  Oyunun inceleme kopyası elime çıkış günü ulaşmış olmasına rağmen bir türlü oturup incelemesini yazamadım.

Oyunun çıkışının ardından seyreden 10-11 günlük süreçte oyunu oynamaktan yazamadım. Kendimi o kadar kaptırdım ki, alttan aldığım ve geçme ihtimalimin hala oldukça düşük olduğu bir dersi iki kere kaçırdım. Bu ilk 10-11 günde nereden baksanız 60 saatimi sadece Divinity Original Sin 2 aldı. Bunca saatin ardından incelemeyi yazmaya oturdum. Sonra kendi kendime “yav bu kadar güzel oyunu bitirip, sonunu görmeden inceleme yazılır mı?” dedim. En büyük hatayı burada yaptığımı şimdi şimdi farkediyorum, zira 5-10 saat daha oynasam bitirebileceğim oyunun başına ciddi bir müddet geçemeyecektim.

Uzun bir aranın ardından başına geçip oyunu bitirdiğimde, internette fazlaca dolanan videolara aldanıp, bir kere de Undead  karakterle  “Lone Wolf” olarak oynayayım şu oyunu deme gafletinde bulundum… Evet karşınızda oyuna yanlışlıkla 120+ saatini gömmüş ve hala incelemesini yazmamış ben. Ne diyelim, geç olsun güç olmasın. Hadi hep birlikte Divinity Original Sin 2 nedir, ne değildir ona bir göz atalım.

Birileri yılın oyunu mu dedi?

İlginç bir giriş cümlesi değil mi? “Atma Ahmet din kardeşiyiz” diyenleri şimdiden duyar gibiyim. Atmıyorum, abartmıyorum da. Divinity Original Sin 2 yılın oyunu seçilmek için, benim ve muhtelif yerlerde inceleme yazan onlarca insanın gözünde, en kuvvetli aday an itibariyle. Nasıl mı, neden mi?

Merak etmeyin, sakin sakin, ateşin etrafında çöreklenmiş bir grup insana anlatılan hikaye edasıyla anlatacağım. Larian isimli ufak bir stüdyonun kabuğunu kırma ve cRPG türünü resmen yeniden diriltme hikayesi bu, iyi dinleyin… veya okuyun… siz en iyisi okuyun.

Her şey bir oyun serisinin son çırpınışlarıyla başladı…

Günümüzden tam 15 sene önce,  Divine Divinity isimli bir oyun sessiz sedasız çıkışını gerçekleştirdi. Bu ufak çaplı A-Rpg Larian stüdyolarının ilk göz ağrısıydı. Zamanın popüler oyunlarından Diablo II, Nox, Throne of Darkness gibi oyunlara özendiği her halinden belliydi. Kuvvetli bir senaryoya, RPG altyapısına ve Diablo tadında bir savaş sistemine sahipti. Çıktığı sene oldukça beğenildi, finansal olarak da iyi-kötü bir başarı elde etmeyi başardı.

İlk oyunun başarısının ardından Larian stüdyoları ikinci bir oyun için kolları sıvadı. Yeni hazırladıkları oyun Divine Divinity II’den ziyade bir çeşit ara oyundu. İlk oyunla pek çok alanda benzerlikler taşıyan ve birebir aynı grafik motorunu kullanan bu oyuna “Beyond Divinity” adını verdiler.  Sistem aynıydı, oyun motoru aynıydı, senaryo aynı evrende geçiyordu. Larian bu oyunun da bir başarı hikayesine dönüşeceğini düşünmüştü lakin öyle olmadı. Aradan geçen iki senede rpg oyunları gelişmeye başlamıştı, türe Morrowind gibi bir üye dahil olmuş, Beyond Divinity’nin direk rakibi olarak gösterilebilecek ilk Sacred oyunu ise eli kulağında çıkışını beklemeye başlamıştı. Tahmin edebileceğiniz üzere işler Larian için iyi gitmedi. Beyond Divinity’nin ilk oyuna nazaran zayıf kalan çıkışının ardından Larian, uzun bir süre sessizliğini bozmamak üzere, kabuğuna çekilme kararı aldı.

Yıllar sonra Larian sessizliğini Divinity II ile bozmaya niyetlendi. Uzun süren bir geliştirme sürecinin ardından, Divinity II, üçüncü kişi kamera açısından oynanan bir aksiyon-rpg oyunu olarak karşımıza çıktı. Oyun başarılı görsellere ve ejderhaya dönüşebilmek gibi oldukça ilginç oynanış elementlerine sahipti.

Fakat maalesef bunlar da yeterli olmadı, oyunun çıkışında barındırdığı buglar ve teknik aksaklıklar haricinde bir büyük sorunu daha vardı. Larian Divinity II’yi, 2009 senesinin en beğenilen RPG’si Dragon Age Origins’ten tam 2 hafta sonra piyasaya sürmek gibi bir hata yapmıştı. İki oyunun yayımlanma tarihleri arasındaki bu kadar kısa süre, her ne kadar tür olarak birebir aynı olmasalar dahi, Divinity II’nin incelemelerde sıkça DA:O ile mukayese edilmesine ve genel olarak da yerden yere vurulmasına sebep oldu. Vasatın üzerinde inceleme puanları ve eve ekmek götürebilecek kadar satışla günü kapatan Larian için işler pek de iyi gitmiyordu…

Ama Larian’ın pes etmeye niyeti yoktu. Divinity II’nin çıkışından tam bir sene sonra oyunun ek paketi “Flames of Vengeance” çıkışını gerçekleştirdi. Ana oyundaki pek çok bug’ı düzelten ve aynı teknik hatalara tekrar düşmeyen ek paket çok daha başarılı bulundu ve Larian’a güzel inceleme puanları kazandırdı.  Larian burada da kalmadı, ilerleyen senelerde hem biraz daha gelir elde etmek hem de oyunlarını mükemmelleştirmek adına, Divinity II’yi ve ek paketini hatalarından arınmış tek bir oyun olarak piyasaya sürdü. Oyunun bu paketi en çok beğenilen sürümü oldu fakat hali hazırda satışları zayıf olan bir oyunu yeniden paketleyip satmak ne bir stüdyoyu ayakta tutabilirdi ne de yeni bir oyun geliştirmek için yeterli finansmanı sağlayabilirdi. Larian çocuğu gibi gördüğü Divinity dünyasını genişletmek istiyordu, ama elde avuçta pek bir şey kalmamıştı.

Takvimler 2013 senesinin Mart ayını gösterdiğinde, Larian yeni bir fikirle karşımıza çıktı. Şimdiye kadar neredeyse hiç tecrübeleri olmamasına rağmen cRPG yapmak istiyorlardı ve bu hayallerini gerçekleştirmek için Kickstarter üzerinden oyuncuların desteğini beklemekteydiler. Normal şartlar altında inanılmaz bir bağış toplamalarını kimse beklemezdi ama Larian oyunun kemik kısmını çoktan tamamladıklarını, şimdiye kadarki en iyi Divinity oyununu yapmaya niyetli olduklarını ve oynanış etmenlerini yayınlanan videoda o kadar net bir şekilde açıklamıştı ki, oyuncular bu yapıma destek verilir dedi. Hedeflenen 400.000$’ın oldukça üzerine çıkıp 1 milyon dolara yakın bir meblağı Larian’a teslim ettiler.

Bu kampanyadan tam 1 sene 3 ay sonra Divinity Original Sin çıkışını gerçekleştirdi. Projeye bağış yapan oyuncularla oldukça yakın temas halinde şekillenen oyun 4-5 aylık bir alpha ve beta sürecinin ardından tüm oyuncuların beğenisine sunulmuştu. Haziran ayının son günlerinde gelen oyunu oldukça yüksek inceleme puanları karşıladı. Bu yüksek inceleme puanlarını “yılın en iyi PC oyunu” dahil onlarca ödül izledi. Larian sözünü tutmuştu, şimdiye kadarki en iyi Divinity oyununu yapmayı başarmıştı… şimdiye kadarki.

Evet niye böyle dedim, pekala biliyorsunuz.  Yaklaşık 1 sene süren bir erken erişim sürecinin ardından, Divinity Original Sin 2 her şeyiyle, tam olarak -buraya dikkat!- “Season Pass, DLC, Microtransaction, Lootbox” olmadan piyasaya çıktı. Evet oyun bu şekilde çıktı, zira tek kişilik oyun dediğin böyle çıkarılır. Kocaman kocaman firmalar cebinizdeki her bir kuruşa Lootboxlarla, DLClerle göz dikerken; yılın oyunu çıkması potansiyel bir RPG’yi tek fiyattan bizlere sunduğu ve steam üzerinden Valve’ın belirlediği fiyat politikasına göre yayınladığı için Larian’a içten teşekkürlerimi sunuyorum. Böylesi müstesna bir yapımın incelemesini bu kadar geciktirdiğim için ise kendilerinden özür dilemeyi bir borç biliyorum.

Derdimizi bir miktar anlattığımıza göre gelelim Divinity’nin faydalarına.

Oyunun ilk konsept çalışmalarından biri

 

Her Rpg’nin başında bir…

Karakter oluşturma ekranı vardır! Evet hepsinde vardır, yani büyük bir kısmında vardır, bazılarında olmayabilir… karakter oluşturma ekranı olmayan oyuna da Rpg denebiliyor muydu artık ya?

Neysem, işte Divinity: Original Sin 2’yi açtığımızda da bizleri bir karakter oluşturma ekranı karşılıyor. Gerçi karakter oluşturma ekranına kadar oyunun ana menüsünde karşımıza başka seçenekler de çıkıyor, lakin onları yazının ilerleyen kısımlarına bırakmak istiyorum. Şuan odağımız karakter oluşturma ekranı, ve arkaplanda çalan müzik. Ah o müzik var ya… Hah yine odak noktamı kaybettim işte, eh be kardeşim, kim dedi size oyunun menüsüne bu kadar güzel bir müzik koyun diye? O duduk solosu her girdiğinde kendimden geçiyorum, yapmayın böyle şeyler. Sizin asıl sorununuz bu işte Larian, oyununuza irili ufaklı o kadar güzel ve ince düşünülmüş detaylar eklemişsiniz ki, oyuncular daha menüden içlerinde boğulmaya başlıyor. Ondan sonra inceleme kopyası geleli 4 hafta olmuşmuşta, inceleme neden gecikmişte; oyundaki detaylara boğulmaktan, oyunu zevkini çıkara çıkara oynamaktan inceleme yazamadım. Kuzu tandır gibi oyun yapmışsınız, insan yedikçe yiyesi geliyor, gözü doymadığı sürece kendisi de doymuyor.

Bahsi geçen ve Borislav Slalov tarafından bestelenen ana menü müziğini şuradan dinleyip, oyunu almama hususundaki yargılarınızı çatır çatır kırabilirsiniz

Nerede kalmıştık, ehem, karakter oluşturma ekranı demiştik değil mi? Oyunun zorluk seviyesini seçip bu ekrana geldiğinizde sizi iki büyük sürpriz karşılıyor. Birincisi, ortada Origin karakterleri denen bir takım zevatın olması, ikincisi ise oyundaki bütün ırkların birde undead(ölü) versiyonlarının ırk olarak seçilebiliyor olması. Öncelikle bir Origin karakteri nedir ne değildir ona bakalım isterseniz.

Origin karakterleri, oyunun bize sunduğu, geçmişi ve karakter yapısı oyunun yapımcıları tarafından oluşturulmuş hazır karakterler. Bu karakterlerin her birinin onları seçmeden evvel kendi ağızlarından dinleyebileceğiniz bir öyküsü ve gerçekleştirmeyi umdukları hedefleri var. Kimisi veliaht prens iken taht hakkından mahrum edilip sürgün edilmiş, kimisi binlerce yıllık bir uykuya daldıktan sonra ırkının tamamen yokolmuş olduğu bir dünyaya uyanmış.

Bu Origin karakterlerinin her biri, nefes alan ve yaşayan (Fane için bu söylediğim çokta geçerli değil) karakterler. Kesinlikle sizin oturup kendiniz oluşturacağınız bir karakterden daha derin altyapıya sahipler. Zaten oyunun yapımcıları da oyunu ilk defa oynayanlara Origin karakterlerinden birini seçmesini öneriyor. Bu hem oyunda karşınıza normalden daha çok ve nev’i şahsına münhasır diyalog seçeneklerinin çıkmasını sağlıyor, hem de bazı görev bazlı ara sahnelerde sadece origin karakterleriyle tanık olabileceğimiz muhabbetlere olanak sağlıyor.

Fane hariç bütün Origin karakterlerini yukarıdaki görselde bulabilirsiniz.

 

Bütün bunlara ilaveten, Origin karakterlerinin özelliklerini büyük bir oranda istediğiniz gibi şekillendirebileceğinizi belirteyim. Yani erkek bir karakteri dişi yapamıyorsunuz veyahut “kızıl prens” isimli kertenkele prensimizin ıstakoz kırmızısı derisinin rengini değiştiremiyorsunuz. Ama Origin karakterlerimizin; yüz şeklini, saç şekli ve rengini, bazılarının ten rengini ve hatta ırk pasifleri hariç bütün yeteneklerini değiştirebiliyorsunuz. Bir de her Origin karakteri, o ırkta sadece origin karakterinde mevcut olan, en az bir adet yeteneğe sahip oluyor. Tamamen kendiniz oluşturduğunuz karakterlerde bu yeteneklerin yerini biraz daha basit özel yetenekler alıyor.

Ee, sizce de yukarıda sıraladıklarım ışığında, özellikle ilk oyun deneyiminiz için, Origin karakterleri random karakterinizden daha iyi bir seçenek gibi durmuyor mu? Tamam Origin karakterlerimizden birini seçtik, oyundaki 14 (yazıynan ondört) sınıf arasından binbir zahmet hangisiyle oynamak istediğimize karar verdik, kaşını gözünü istediğimiz gibi yapmaya çalıştık, karakterin sesini değiştiremediğimizi farkettik, yetenek puanlarını eksilttik arttırdık, kafamıza göre dağıttık. Peki sırada ne var? Tabii ki müzik aleti seçimi! Yanlış duymadınız… okumadınız yani, müzik aleti.

Karakter oluşturma ekranının son penceresine geldiğimizde oyun bizden karakterimizin önemli anlarında – savaşlar, ciddi ara sahneler- arka planda çalması için dört müzik aletinden birini seçmemizi istiyor. Seçeneklerimiz; ahşap flüt(duduk, mey gibi), Ud, Tanbur ve Çello.

Dalga geçmiyorum, ciddiyim adamlar bunu eklemiş yani oyuna. Oyun boyunca dinleyeceğiniz, oyunun soundtracki seçtiğiniz müzik aletine göre değişiklik gösterecek, bunu aklınızda bulundurarak seçim yapın. Bu kısmı da hallettiğimize göre bir kaç karakter seçimi tüyosu da verip, maceramızın başlangıç noktasına kendimizi atalım.

Oyuna yeni başlayacaklar için not: Daha evvel de bahsettiğim gibi, oyunu ilk oynayış tecrübenizde Origin karakteri seçmek size oyun zevki anlamında büyük artı olarak geri dönecektir. Hangi karakteri seçeceğiniz tamamen size kalmış. Bu hususta da tavsiyem bütün Origin karakterlerinin hikayelerini dinleyip kendiniz karar vermeniz, şunuda unutmayın, bu origin karakterlerinin hepsiyle daha sonra oyun içerisinde karşılaşacaksınız ve onlardan 3 ünü yanınıza takipçi olarak alma imkanınız mevcut olacak. O yüzden, herhangi bir karakteri seçmeyince onun bütün hikayesini kaybedeceğinizi düşünmeden tercih yapın. Özellikle cRPG yapısına yeni oyuncular için Fane karakteri biraz zor gelebilir, eğer bu kıstasa uyuyorsanız tercihinizi diğer karakterlerden biri üzerine yapmanızda fayda var.

Sınıf seçimi ise, her ne kadar oyunun ilerleyen evrelerinde bazı değişiklikler yapabilme imkanınız olsa da, oyunun ilk 20-30 saati için çok önemli yer tutan bir nokta. Eğer serinin ilk oyununu da oynamadıysanız seçiminizi kesinlikle “melee” sınıflardan yana yapmanızı tavsiye ediyorum. Knight veya battlemage başlangıç sınıfları olarak işinizi fazlasıyla görecek, oyunun ilerleyen safhalarında da iyice güçleneceklerdir.

 

Tüm efsanelerin bir başlangıcı vardır

Bizimkinin de elbette bir başlangıcı var. Pek çok rpg gibi anlatıcının derin sesiyle açılıyor oyunumuz. Özet niteliğinde bir açıklama, 2D kare kare resimlerle kısaca durumumuz izah ediliyor bizlere.

İşte Divine ölmüş ( oyunda peygamberlik gibi bir vazifesi var kendisinin) yerine oğlu Lucian geçmiş. Bu Lucian daha Divine’lığa terfi edemeden voidwoken denen kötücül güçler bilinen dünyanın ümüğüne çökmüş. Lucian bu voidwoken saldırılarından “sourcerer” ları sorumlu tutmuş ve elindeki bütün gücü sourcererleri tutsak etmeye ve kontrol altında tutmaya harcamaya başlamış. Yüzlerce hatta binlerce adama ve halkın güvenine sahip olan Lucian için bu bahsettiklerimizi gerçekleştirmesi pek zor olmamış tabii. Biz de bu “sourcerer avı” nın bir kurbanı olarak kelepçelenip, hapsedilmek üzere gemilere bindirilen tayfanın içindeyiz.

Sourcerer bildiğimiz anlamda büyücü demek değil. Divinity evreninde pek çok kişi büyü kullanabiliyor. Sourcerery daha ziyade doğuştan bazı insanlara bahşedilmiş içsel gücün kullanımı. Sourcererlar normal büyücülerden çok daha fantastik işlere imza atabilen kişiler. Ufacık bir cocuğun bile source ile bağlantılı olması ona oldukça büyük güçler bahşedebiliyor. Akıllarda çok daha net bir resim çizebilmek adına “source” u, Star Wars serisinden “force” a benzetebiliriz. Herkesin iyi kötü ona bağlantısı var ama sadece hücrelerinde doğuştan yüksek oranda  midichlorian bulunan kişiler onu kullanabiliyor. Source da bunun gibi bir şey işte, anladınız siz onu.

Oyun bu noktadan sonra başlıyor. Gözlerinizi gemide açtığınızda üstünüzde çuvaldan bozma kıyafetlerin ve boynunuzda source gücünüzü susturan bir tasmanın olduğunu farkediyorsunuz. Başınızda dikilen magister (lucianın adamları, Order’ın muhafızları) size ufak bir oryantasyon programı veriyor, ardından sizi itin şeyine sokup çıkarıyor ve son olarak da Fort Joy’da iyi eğlenceler deyip başından savıyor. Buradan sonra uslu durmamız şartıyla gemide gezmemiz serbest. Sizler de oynarken farkedeceksiniz ki oyun size bu ilk gemi sekansından itibaren inanılmaz bir özgürlük veriyor olacak. Gemide gördüğünüz herkesle konuşabilir ( hayvanlarla bile, eğer hayvanlarla konuşma yeteneğine haiz bir karakter oluşturduysanız), bazılarından bilgi alabilir, bazılarını belli şeylere ikna edebilir veya ileriki safhalarda yanınıza yoldaş alabileceğiniz origin karakterleriyle ilk bağlarınızı burada atabilirsiniz.

Adamın hammaddesi Ifan ile ilk tanışmamız

Neyse efenim tam oyunun muazzamlığının başlangıcına tanıklık ederkene, birden gemimiz voidwoken tarafından saldırıya uğruyor. Geminin içinde biraz dolanınca bu saldırının beklediğimizden çok çok daha büyük bir şey olduğunun farkına varıyoruz. Elimize geçen ilk silahları toparlayıp güverteye çıktığımızda ilk savaş sekansımızla da karşılaşıyoruz. Karşımızda iki tane voidwoken solucanı dişlerini gıcırdatıp tadımıza bakmak için hazır ve nazır bekliyor.

Şimdi burada eğri oturup, doğru konuşacağım. Ben yıllardır sıra tabanlı strateji ve cRpg oynamanın verdiği rahatlıkla oyuna Tactician, yani hard, zorluk seviyesinde başlamayı uygun görmüştüm. “Nolucak yea, biz ne oyunlar oynadık” diyerek Divinity Original Sin 2 ve onun yapay zekasını oldukça küçümsedim. Taa ki bu bahsettiğim iki voidwoken solucanına karşı ilk savaşımı verene dek. Savaş başladığında farkettim ki karşımdaki yaratıkların canı benim 3 can puanlarımın 3 katı. “Hah, galiba sadece düşman yapay zekanın canını arttırarak zorluk eklemeye çalışmışlar” dedim.

İşler öyle değilmiş sevgili okur. Bu iki solucan, bu ilk savaşta, resmen ağzımı gözümü kırdı. Oyunun başlarında oldukça değerli olan can potlarımdan birini kullanarak zar zor galip ayrıldım ilk karşılaşmamdan. Anladım ki, Divinity Original Sin II zorluğu hafife alınacak bir oyun değil. Bu savaştan, zorda olsa, alnımın akıyla çıktıktan sonra derin bir nefes aldım ve olanca ciddiyetimi toparladım. Artık oyunu hafife almak yoktu.

Elementlerin birbirleriyle etkileşimlerini, durum efektlerini, fırsat saldırısını ve karakter konumlandırmalarını en iyi şekilde analiz etmem gerekiyordu. Toprağın vurduğunu ateşle yakacak, benden kaçmaya çalışan düşmanlarımı sırtından bıçaklayacak ve oyunun bana fırlattığı her şeyin üstesinden gelecektim.

Basit bir savaş sekansı

Gemide bir kaç aksiyona daha girip, gemide kalan origin karakterlerini de kurtarmaya karar verip aşağı kamaralara indim. Orada da bir savaş sekansı atlattıktan sonra tam bu origin karakterleriyle bota binmek üzereydim ki, içerisinde bulunduğumuz gemi “çatatonk” diye ortadan ikiye ayrıldı. Karakterimin yavaş yavaş suyun dibine battığını görüyordum, tonlarca çeken gemi enkazının arasından yüzeye çıkamıyor, bir türlü yüzemiyordu.

Derken, karakterim tam boğulmanın eşiğindeyken, öteki dünyalardan gelen bir ses duruma müdahale etti. “Dur bi ya” dedi ses, “Sen bu hikayenin Protagonistisin, boğulamazsın”.

Bu ses bir şekil bizi aldı ve gitmekte olduğumuz hapishane adasının kıyılarına bıraktı. Ohh dedim rahat bir nefes aldım. Kıyıda rastgeldiğim karakterim gibi sourcerer olan bir veletle biraz muhabbet edip el mahkum Fort Joy isimli “Sourcerer Birinci Açık Hava Cezaevi” nin yolunu tuttum. Sizlere buradan sonrasını da anlatmak isterim, lakin bu oyunun incelemesini yazan pek çok sitenin aksine ben oyunu baştan sona iki kere bitirdim, bütün maceralarımı anlatmaya kalksam hem size spoiler olur (kimsenin oyunun sizlere anlatacağı güzel hikayeyi mahvetmesini istemezsiniz değil mi) , hem de muhtemelen bu inceleme onlarca sayfa devam eder.

Divinity Original Sin 2’yi “o oyun” yapan ne?

Farkettiyseniz buraya kadar, %90’ını yazmamış olmama rağmen, baya bir detay sıraladım oyunla ilgili. İşte bütün bu yazdıklarım oyunun özelliklerinin ve sahip olduğu detayın belki 100/1′ ini kapsamakta. Divinity Original Sin II öyle bir oyun ki, başladığınız andan itibaren, sahip olduğu detay oranı ile sizleri kendine çekiyor ve başında oturduğunuz her bir an onu daha fazla oynamanızı, keşfetmenizi sağlıyor. Bu günümüzde, hatta bırakın günümüzü, video oyunları tarihinde pek çok oyunun başaramadığı bir nokta: Oyuncuyu kendine bağlamak ve ona sürekli yeni bir şeyler sunmak. Tabiri caizse: oyuncuyu oyunda boğmak.

Tabi tatlı bir boğma, ekler pastalarla dolu bir kazanın içine düşmek gibi (ekler pastalara olan tutkumu biliyorsunuz)

Bu bahsettiğim mevzu aslında tam olarak Elder Scrolls serisinin başarısının da kaynağı. Oyun içerisinde oluşturduğumuz karakterimizle birlikte bizleri de o sanal dünyanın içine çekmek ve karşımızda duran dünyanın bizim bildiğimizden farklı olduğunu ispat etmek. Başarılı rpg oyunlarında oyuncuyu çeken nokta işte bu.

Divinity Original Sin II’de aynı bahsettiğim şekilde beni kendine çekti. Başına oturduğum vakit 4-5 saatten aşağı kalkabildiğimi hatırlamıyorum. Bu oyun bana uzun zamandır hiç bir oyundan al(a)madığım keşfetme, farklı olanı deneme şansı ve olaylara yaklaşım hususunda inanılmaz bir özgürlük verdi.

Sadece bununla da kalmadı, iyi kurgulanmış ve sunulmuş bir hikaye ile beni karşıladı. Birbirinden canlı ve kişilik sahibi karakterleri, onlarla girdiğimiz, Elder Scrolls gibi nice serilere taş çıkartabilecek, diyalogları da cabası. Bu arada bütün diyalogların oldukça büyük bir özenle seslendirildiğini söylemiş miydim?

Divinity Original Sin 2 her şeyiyle bana bütün ve tüm parçaları ahenk içinde bir oyun oynadığım hissini yaşattı. İlk chapter bittiğinde oyuna çoktan aşık olmuştum bile. Geriye sadece tek bir nokta kalıyordu, teknik detaylar.

Sesler, resimler, renk ve sanat

Larian’ın, 2010’da verdikleri aranın ardından, 4 sene sonra karşımıza çıktıkları Divinity Original Sin I teknik olarak neler yapabileceklerine birinci elden şahit olmuştuk. Daha sonra yayımladıkları (ve oyuna hali hazırda sahip olanların beş kuruş vermeden sahip olduğu) Enchanced Edition ile halihazırda teknik olarak oldukça kuvvetli olan oyunlarını daha da geliştirebileceklerini de ispatlamışlardı.

Divinity Original Sin 2’ye sıra geldiğinde ise… yani nasıl yapıyorlar bilmiyorum ama adamlar sürekli kendilerini geliştirmenin bir yolunu bulmuşlar. Onlar ne kadar temiz görsellerdir, cRpg’lerde alışık olmadığımız üzere, onlar ne kadar güzel kaplamalardır. Yav biz Pillars of Eternity’i seve seve bayıla bayıla oynuyoruz, siz niye çıtayı bu kadar yükseltiyorsunuz arkadaşım.

Oyunun tamamında gördüğünüz o “ben bütünüm” hissi; kaplamalar, karakter modellemeleri, eşya modellemeleri, renk paleti, efektler  ve animasyonlarda da kendini sapına kadar hissettiriyor. Hele eşyalarla etkileşim, on numara beş yıldız.

Peki bu güzel görselliğin ve kalitede bütünlüğün bedeli ne? Açık açık belirtmem gerekirse, Overcloklu bir GTX 980 ile oynadığım için, oyunun optimizasyonunu çok ciddi manada ölçemedim. İ7 işlemci ve bahsettiğim kartımla, ultra ayarlarda ve 1080p çözünürlükte oyun 60 FPS’nin altına (genel olarak 90-100 civarıydı) birkaç kereden fazla düşmedi.

Lakin yaptığım ufak bir araştırmayla oyunun optimizasyonunun genel olarak başarılı bulunduğunu, gtx 1050 gibi orta sınıf bir kartla oyunun yüksek ayarlarda 50-80 fps aralığında rahatlıkla oynanabildiğine rastgeldim. Fps oranları size çok değişken gibi gelebilir, lakin oyunun savaşlarının harika efektlere sahip yüzlerce skilin birbirine çarpışması tabanına dayandığını düşündüğümüzde, oyunun başından sonuna stabil bir kare saniye oranları görmemek canımızı sıkan bir etmen olmaktan çıkıyor.

Yine de şunu belirtmeden geçmeyeyim, oyun Driftwood gibi bazı bölgelerde inanılmaz Fps düşüşleri ve takılmalar yaşayabiliyor. Bu tip sorunlar her geçen update ile azalsa dahi hala mevcut.

Ufak bir detay: Oyunun kickstarter bağışçılarına ait fotoğrafların yağlı boya olarak yeniden hayata geçirilmiş hallerine oyunun her köşesinde rastlamak mümkün

Grafikler, kaplamalar, animasyonlar, optimizasyon, Fps, Ubisoft… sonuncusunun diğerleri ile arası pek iyi değil ya neyse, dedikten sonra gelelim seslere. Larian Divinity Original Sin 2’de seslere inanılmaz bir özen göstermiş. Hani öyle böyle bir özen değil, adamlar kendilerini aşmışlar. Yazının ortalarında bahsettiğim harikulade ana menü müziğini hatırladınız mı? İşte o buzdağının sadece görünen yüzü. Onunla aynı kalite standartını taşıyan tam 2 saatlik OST mevcut Divinity Original Sin 2’de.

İki saatlik, büyük bir kısmı orkestral müzik olan, müzikler. Peki bu adamlar bununla yetinmişler mi? Hayır, üşenmeyip, paraya kıyıp tam “4” tane ses kayıt stüdyosuyla anlaşmışlar. Oyundaki 1000’e yakın NPC ve ana karakterlerin hepsinin nasıl seslendirilmiş olduğu kafanızda biraz netlik kazanmıştır sanırım. Bir de atmosfer sesleri olarak; kuş cıvıltısı, yarasa çığlığı, cırcır böceklerinin cırlaması, damlayan suyun boşlukta yayılan uğultusu vs. bunları her girdiğiniz ortamda farklı ve ortama uygun şekilde rastgele olarak arkada çalacak şekilde ayarlamışlar. Yani mekan değiştirdiğinizde veya daha önce ziyaret ettiğiniz bir mekana geri döndüğünüzde duyduğunuz ambiyans sesleri, her seferinde, birbirinden farklı ses efektleri ihtiva ediyor. Bu konudaki memnuniyetimi ve detayları ben anlatmakla bitiremeyeceğim, iyisi mi siz Larian stüdyosu çalışanlarının kendi ağzından dinleyin bu kısmı:

 

Bu yapımcı günlüğünü sonuna kadar izlediyseniz, sesler hususunda benim daha fazla yazmama gram gerek kalmamış demektir. Tek bir nokta hariç! Eğer yanınıza Lohse’yi yoldaş olarak aldıysanız onun şahsına özel görevi muhakkak yapın. Neden çok başarılı bir müzisyen olarak tanındığına birinci elden şahit olmanızı sağlayacaktır. Sesleri de bu şekilde kapattığımıza göre menü tasarımları ve arayüz hakkında da bir kaç kelam etmek istiyorum.

Divinity Original Sin 2’nin menüleri oldukça hoş ve bu tarz bir oyundan beklediğiniz şekilde tasarlanmış. Ana menüden itibaren butonlar bordoya çalan bir kırmızı ve metalik kenarlarla tamamlanmış. Oyunun zorluk seçme ekranı alışık olduğumuz klasik “kolay-orta-zor seç bakalım”dan ziyade, yağlı boya tablolarıyla sahnelenmiş ve ortaya harika bir görüntü çıkmış.

Zorluk seviyelerinin her biri bu şekil dijital yağlı boya eserleriyle tasvir edilmiş.

Fakat, bakın oyunu neredeyse ilk defa eleştiriyorum, oyun girişte ve menülerde gösterdiği başarıyı, arayüz ve envanter ekranı gibi noktalarda gösterememiş. Larian stüdyoları, her ne kadar bu hususta cağdaşlarıyla oldukça benzer bir yapı kullanmış olsa da, envanter sisteminin hantallığı ve taktiksel görüş açısının taktiksel olmayışı problemlerinin üstesinden gelememiş. İlerleyen günlerde bu sorunları da çözeceklerine ve muhtemelen çıkacak olan Enchanced Edition-Game of the Year Edition’da tamamen ortadan kalkmış olacaklarına inanıyorum.

Bitti mi… Bitmedi!

Allah aşkına, daha ne olabilir daha ne eklemiş olabilirler dediğinizi duyar gibiyim. Ben de oyunun tek kişilik senaryosunu bitirene kadar menüdeki diğer seçeneklere bakıp böyle düşünüyordum. Hani bunlar ne ola ki gibisinden. İlk oyunda iyi kötü işleyen kendi maceranı oluşturma ve hikayeyi co-op oynama seçeneği vardı, belki onlarla alakalıdır deyip, bu opsiyonları bir kere bile kurcalamadan oyunu bitirdim.

Oyunu ilk bitirişimin ardından, bu seçeneklere artık bir göz atmanın vakti geldi diye düşünüp “Arena” yazan butona tıkladım. Karşıma bir server listesi çıktı, önümde baya az seçenek vardı. Steam analiz sayfasını açıp oyunun istatistiklerine baktım, o an anlık 50 bin oyuncu gösteriyordu. Anlaşıldı dedim, millet bu oyunu hala tek kişilik oynuyor.

Listedeki odalardan birine tıkladım, girmemle beni şutlamaları bir oldu. Anlaşılan odadaki elemanlar kendi aralarında takılmak istiyorlardı. Başka bir odaya girdim ama maalesef odadaki kurucu arkadaş, muhtemelen, beklemekten klavye başında uyuyakalmıştı. Birkaç başarısız denemenin ardından arkadaş canlısı bir grup Polonyalı elemanla eşleşmeyi ve bir maç yapabilmeyi başardım.

Söylememe gerek var mı bilmiyorum ama maç baya, baya uzun sürdü. Oyunun içinde yapay zekayla olan karşılaşmalarınız dahi oldukça uzayabilirken, gerçek insanlarla rahat bir zaman geçireceğimi düşünmem abesti zaten. 45 dakikaya yakın süren ve kıran kırana geçen mücadelenin ardından takımım ucundan kaybedince tası tarağı toplayıp iyi geceler dileyip lobiden ayrıldım.

Sonrasında keşfettim ki, insanlar oyunun tek kişilik senaryosunu Co-op olarak oynamakla meşgullermiş. Yüzlerce oyuncu arkadaşlarıyla birlikte oyunu oynuyorlarmış. Benim bu tarz oyunları birlikte oynayabileceğim epi topu 2-3 tane arkadaşım var. An itibariyle onlarda Divinity Original Sin 2’ye sahip olmadıkları için bu Co-op meselesini maalesef deneyemedim.  –buraya üzgün surat–

Bütün bu Arenasıydı, Co-op hikayesiydi üzerine Larian oyuna bir de Game Master modunu eklemiş. Game Master en basit tabirle masaüstü FRP macerasının dijital ortama taşınmış hali. Game Master macerayı tasarlıyor, seçenekleri belirliyor ve 4 kişiye kadar maceracılar onun kurallarına göre bu maceranın üstesinden gelmeye çalışıyorlar.

Bu oldukça kompleks bir mod olduğu ve işini iyi bilen gruplar hariç kimseler bulaşmadığı için, Game Master modunu şöyle ağız tadıyla test etmem mümkün olmadı. Bir gün sağlam bir grup denk getirip oturup oynarsam, hakkındaki görüşlerimi bilahare sizlere aktarmayı düşünüyorum.

Oyunun sunduğu çoklu oyuncu seçenekleri bu kadar. Hani Larian Stüdyolarındaki geliştirici arkadaşlar oyuna daha neler ekleyebiliriz, oyuncuya daha ne seçenekler sunabiliriz diye yırtınmışlar. Bunlar da bazılarına az geldiyse, onlara Allah gözünüzü doyursun diyoruz ve incelemenin son demlerine doğru yelken açıyoruz.

Şiir gibi değil, roman gibi oyun

Aynen öyle sevgili okur. Kısa, eğlenceli, saman alevi gibi değil; dolu dolu, detaylı, kimi zaman güldüren kimi zaman düşündüren, sizinle konuşan karakterlere vereceğiniz her bir cevabı günlük hayatta gerçek insanlarla kurduğunuz diyaloglardan daha fazla düşünmeye sevk eden bir oyun Divinity Original Sin 2. Uzunluğu tam kararında tutulmuş hikayesi, ince ince işlenmiş detaylarıyla, klasik sayılabilecek bir fantastik kurgu eserini okumak gibi bu oyunu oynamak.

Kimilerine bu yazı çok uzun, yada oyun hakkında yeteri kadar bilgi vermiyor gibi hissettirebilir. Bütün yazıyı oyunu ve yapımcı stüdyoyu övmeye adadığımı da düşünüyor olabilirsiniz. Ama inanın bana, bu yazının bu şekilde kaleme alınmasının yegane sebepleri bu güzelim oyunun sizler için sakladığı sürprizlerin tadını kaçırmamak ve Larian gibi ufak bir stüdyonun muazzam başarısının bende uyandırdığı hayret duygusudur.

Divinity Original Sin 2 öyle bir oyun olmuş ki, üzerinden 20 yıl dahi geçse, bir Fallout veya Baldur’s Gate gibi zamansız bir klasik olarak anılmaya devam edeceğinden eminim. 2017 senesinde “Yılın Oyunu” ödülleri tek bir oyuna gidecekse o oyun, canı gönülden inanarak söylüyorum, Divinity Original Sin 2 olmalı. Senenin bu raddesine kadar Divinity Original Sin 2’nin üzerine bir oyun çıkmadı, bu vakitten sonra da çıkacağına inanmıyorum.

Pc platformunda tek bir oyun almayı düşünüyorsanız ve aklınız Shadow of War veyahut yakın tarihte çıkmış başka AAA yapımlar arasında gidip geliyorsa, kendinize bir iyilik yapın, gidin Divinity Original Sin 2 alın. Hem paranızın büyük bir kısmı cebinize kalır, hem de bir oyun stüdyosunun oyunculara saygı duyarak nasıl oyun yapabileceğine ilk elden tanıklık etmiş olursunuz. Hatta masaüstü FRP’lerin içerisindeyseniz ve birlikte oynayabileceğiniz arkadaşlarınız varsa, gidin onlara da birer tane alın. Bir kahvenin 40 yıl hatrı varsa, onlara Divinity Original Sin 2 aldığınızda kaç senelik hatrınız olacağını tahmin bile edemiyorum.

Velhasılı kelam, Divinity Original Sin 2’yi alın, oynayın, oynatın. Buraya kadar oturup bu incelemeyi okuma gayretini gösterenlerdenseniz de, sizleri saygıyla selamlıyorum.

Harika!
Harika! Bayıldım Asfdsaf:D Şoktayım! Yapma Bunu! Bu Ne Şimdi!
112
Bu yazıyı paylaş :
Genel Ortalama 98

Bu kadar vakit ne mi yaptım? Cidden ben de bilmiyorum ve bu inceleme bu kadar geciktiği için üzüntü içerisindeyim.  Oyunun inceleme kopyası elime çıkış günü ulaşmış olmasına rağmen bir türlü oturup incelemesini yazamadım. Oyunun çıkışının ardından seyreden 10-11 günlük süreçte oyunu oynamaktan yazamadım. Kendimi o kadar kaptırdım ki, alttan aldığım ve geçme ihtimalimin hala oldukça ..

Sonuç OFD: 98.0% 98 Harika
9,6 10 92 9,75 -
Rivellon'un dünyasında kaybolmaya hazır olun.

Benzer Yazılar

Darwin Project İlk Bakış

Darwin Project İlk Bakış


Darwin Project İlk Bakış

Burası Sörbaybır, burda şaka yookh, her şey gerçek! İnsanlar genelde bıkkınlık veren ve yanlış addettikleri şeyleri nitelerken "milletçe şöyleyiz, milletçe yaptık, milletçe *****" gibisinden tabirler kullanmaya gittikçe alıştılar. Doğrudur veya yanlıştır, beni alakadar etmiyor zira bu girizgahı...

Call of Duty: WWII İnceleme

Call of Duty: WWII İnceleme


OFD: 73.0%

Call of Duty: WWII İnceleme

OFD: 73.0%

Call of Duty: WWII ile modern savaş, hatta uzay savaşları konseptini bir yana bırakıp serinin çıkış noktasına, İkinci Dünya Savaşı'na dönüyoruz. Call of Duty serisi son birkaç oyundur gelecek savaş deneyimini oyunculara sunmayı tercih ediyordu. 2011'de çıkış yapan Modern Warfare 3'ün ardından...

ELEX İnceleme

ELEX İnceleme


OFD: 79.0%

ELEX İnceleme

OFD: 79.0%

Gothic serisinin ruhani devamı, 2017’nin son çeyreğine sert bir giriş yapıyor Hikayemiz Magalan isminde, dünya benzeri bir gezegende başlar. Magalan, bundan 50 sene kadar evvel, devasa medeniyetlere ve ileri teknolojiye sahip insanların yaşadığı bir gezegendir. Derken göklerden yıkım gelir...

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz